18 Mayıs 2014 Pazar

Kadının Adı Yok - Duygu Asena

80'lerde henüz kadın hareketinin olmadığı, yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönemde Kadınca dergisiyle adını duyurdu Duygu Asena. Kadının bir birey olarak, aile, iş, cinsellik gibi her alanda  özgürlüğünün mücadelesini verdi. 87'de çıkardığı ilk kitabı "Kadının Adı Yok" feminist hareketin manifestosu sayıldı. Kitap bir yıl içinde 40 baskı yaptı. 88'de bir süreliğine, her dönemde kitap düşmanı olan devletimiz tarafından yasaklansa da Duygu Asena açtığı davayı kazanarak kitabını özgürlüğüne kavuşturdu. Kitap büyük bir üne kavuşarak Almanya, Hollanda ve Yunanistan'da da yayınlandı.

Kitap bir kadının çocukluğundan yetişkinliğine uzanan yolda kendini tanımasını, gücünü keşfetmesini anlatıyor. Belki kendinin farkında olan bir kadın için büyük anlamlar ifade etmeyecektir. Ancak henüz kadınlığının bilincine varmayan gençlere, erkeği tanrısı olarak kabullenmişlere, hayatta amacı zengin bir erkeğe kapağı atıp huzurlu bir ömür sürmek olanlara ve de kadını kendine sunulmuş bir armağan gören erkeklere söyleyecek çok sözü var kitabın.

Duygu Asena'nın cenazesi de feminist kimliğine yakışır bir şekilde oldu. Sarı güllerle süslenen tabutu kadınlar tarafından taşındı. Cenaze namazında kadınlar ön saflarda yer aldı. Naaşı da yine kadınlar tarafından toprağa verildi.

Bugün hala cenazelerde kadınlar gerilerde durur. Bir kanun mu vardır bunun için? Elbette yok. Ataerkil toplumun kadının alnına vurduğu sen ikinci sınıfsın damgası ölümlerde bile bırakmaz yakasını. Sevdiği insanın tabutunu bir yanından da o tutamaz. O kadındır, gücü yetmez. Ona düşen görev, dimdik duran erkeğinin arkasında tüm acizliğiyle ağlamak, gidene ah vah etmektir.

"Göz yumsun istemiyordum, sevsin istiyordum, onu beğeneyim istiyordum, olmadı, beğenmediğim, sevmediğim bir insanla, yalnızca beni rahat ettiriyor diye nasıl kalabilirdim, gerçek orospuluk bu değil mi? Bana sarıldığı, benimle seviştiği zaman, nasıl yapabilirdim, istemeden, beni rahat yaşatıyor diye."

"Bütün kadınlar evlenmek için programlanmışlardır. Bir erkek onlarla evlenmek lütfunda bulunduğu zaman, zevkten ölürler. Evlenme teklifi aldıkları gün yaşamlarının en büyük günüdür. Nikah günü, bekaretin bozulması günü, ana oldukları gün gibi üç-beş tane daha büyük günleri vardır. Ve bu büyük  üç-beş günün yaratıcıları da doğal olarak erkeklerdir. Onlarsız, büyük günler hiç yoktur."

"Bir kadın... böyle bir işte... bu noktalara gelsin... hayret doğrusu... bravo size... kutlarım...
Bazıları gülümseyerek, bazıları kuşku dolu, bazıları hayranlıkla böyle diyorlar bana. Aynı meslekten, aynı göreve gelmiş erkekleri kimse böylesine hararetle kutlamıyor, kimse şaşırmıyor onlara."

Arka Kapak
Duygu Asena bu kitabında, temiz, telaşsız, kıvrak anlatımıyla bir kadının yaşadıklarını, daha doğrusu cinsiyetii kadın olarak belirlenmiş, herkesin üç aşağı beş yukarı tanık olabileceği ortak bir macerayı, bir kadının ağzından anlatıyor. Bu kadın, küçücük bir kızın henüz yaşanmamış doğal meraklarından, aşklar, acılar, sahtekârlıklar, hıslarla dolu bir hayatın bazen hafif, bazen ağır kıpırtılarına kadar, kendi ayakları üzerinde durabilmek için mücadele ediyor. Bu kadın, pürüzsüz bir tenden kırışıklıklara uzanan zaman içinde kendisi için var olabilmeyi hedefliyor. Beceriyor da...Ne pahasına olursa olsun!

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Okuma Şenliği / Bahar - 1. Rapor

İlk rapor 3 Mayısta veriliyormuş kimsenin bana haber verdiği yok. :) Pinuccia'nın blogunu ziyaret edip hazırladığı yazıyı görmesem rapor 15 Mayısta verilecek sanıp, tembelliğimden bir türlü okuyamadığım Oblomov'u bitirmek için üstün bir çaba sarfedecektim ama planım işlemedi malesef.

3. Kategori (15 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Aç Yol - Ben Okri / İmge Yayınları (576 Sayfa) "1991 Booker Ödülü"

4. Kategori (15 puan): Bir öykü kitabı okuyanlara (Sayfa sınırlaması yok).
- Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov / Ötüken Neşriyat (174 Sayfa)

5. Kategori (20 puan): Adında bir çiçek adı olan veya "çiçek" sözcüğü geçen bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Çöl Çiçeği - Waris Dirie / Bilge Kültür Sanat (256 Sayfa)


7. Kategori (20 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Kaç Zil Kaldı Örtmenim - Filiz Aygündüz / Doğan Kitap (210 Sayfa) 


1216 Sayfa, 70 puan.  

27 Nisan 2014 Pazar

Gavur Mahallesi - Mıgırdiç Margosyan

Mıgırdiç Margosyan Diyarbakırlı bir Ermeni yazar. Ermeni fakat kendi dilini tam anlamıyla ancak 15 yaşında, eğitim için İstanbul'a gittiğinde öğrenebilmiş, çat pat Kürtçe bilen, Türkçe konuşarak büyümüş bir Ermeni.

1988 Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü almış kitabı Gavur Mahallesi'nde 11 kısa hikaye ile bizi Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin bir arada yaşadığı çok kültürlü yılların Diyarbakır'ında, Gavur Mahallesi'nde kısa bir gezintiye çıkarıyor.

Ermenicenin, Kürtçenin, Türkçenin, Zazacanın birlikte kullanıldığı bir yer Gavur Mahallesi. Bu çok dilliliği Margosyan şu kısa hikayesiyle çok güzel anlatıyor. 

"Hikayelerden birinde evimizdeki kedimizi anlatıyorum. İsmi Mestan. Annem kediyi terbiye etmek istiyor. Bizim oralarda evde çok da kedi bakılacak imkan yoktu. Tek gözlü evlerde yaşayan insanlardık biz. Ama bizim Mestan, nasıl olduysa geldi, evin bir kenarına yerleşmeye çalıştı. Anam ile Mestan arasında devamlı bir kavga vardı. Anam mutfakta yemek mi pişiriyor, Mestan da gelip, neyi araklayabilirim, diye bakardı. Anam bir gözünü de maalesef hastalıktan kaybetmişti. Hep derdim ki; 'Anam tek gözüyle Mestan'a öyle dikkat ediyordu ki bir türlü hırsızlık işini beceremiyordu.' En sonunda artık anam tekme tokat değil de diliyle anlatmaya başlıyordu. Önce Türkçe 'Mestan hırsızlık yapma,' diyor, sonra kedi anlamayınca Ermenice, sonra Kürtçe, o da olmadı Zazaca söylüyordu. Evet, çünkü bizim evde anam, babam, nenem hep dört dille konuşuyordu. Dolayısıyla Mestan da bu dört dili öğrenmek durumundaydı. "

Kure mamayı, demirci Haço Dayıyı, Papaz Arsen'i okurken Margosyan'ın kaleminden, bir anda bitiveriyor kitap. Ve siz kafanızda tek bir soruyla baş başa kalıyorsunuz. Her şey bu kadar aynıyken, bu kadar birbirimize benzerken biz neyi paylaşamadık?

Arka Kapak
'Allahu ekber, Allahu ekber!..'
'Ding-dong, ding-dong!..'
'Allahu!..'
'Ding!..'
'Ekber!..'
'Dong!..'
Müezzin Nusret, soğuktan domates kırmızısına dönmüş koca burnuyla minareden indiğinde, Uso hala, kısacık boyu, toparlak vücuduyla tarihi çanın ipine inatla asılıp duruyor, müezzinin pes edip minareden inişine içten içe seviniyordu. Çan sesleri dalga dalga ta uzaklara, en uzaklara yayılıyor, tüm Ermenilerin soğuktan kızarmış kulak memelerine soru olup takılıyordu. 'Hayrola Kirve Bedo; bu saatte bu çan sesleri niye?'

15 Mart 2014 Cumartesi

Okuma Şenliği / Bahar 2014



Pinuccia'nın önderlik ettiği Kış 2013 Okuma Şenliği'ne  bir hevesle katılıp başarısızlıkla neticelendirmiştim. Yeni düzenlenen etkinlikte istediğim kitapları kategorilere daha rahat yerleştirdim. Bu sefer azimliyim etkinliği tamamlamaya. Tamamlayamasam bile diğer etkinlikteki kötü performansımın üzerine çıkacağım en azından. :)

1. Kategori (10 puan): Tavsiyelerine güvendiği birinin önerdiği bir kitabı okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Ağla Sevgili Yurdum - Alan Paton / Bilgi Yayınevi (296 Sayfa)


2. Kategori (15 puan): Bir şiir kitabı okuyanlara (Sayfa sınırlaması yok).
- Üstü Kalsın - Cemal Süreya / Yapı Kredi Yayınları (120 Sayfa)

3. Kategori (15 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Aç Yol - Ben Okri / İmge Yayınları (576 Sayfa) "1991 Booker Ödülü"

4. Kategori (15 puan): Bir öykü kitabı okuyanlara (Sayfa sınırlaması yok).
- Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov / Ötüken Neşriyat (174 Sayfa)

5. Kategori (20 puan): Adında bir çiçek adı olan veya "çiçek" sözcüğü geçen bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Çöl Çiçeği - Waris Dirie / Bilge Kültür Sanat (256 Sayfa)

6. Kategori (20 puan): Şimdiye kadar hiç bir kitabını okumadığı bir kadın yazardan bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).

- 6-7 Eylül Olayları - Dilek Güven / İletişim Yayınları (239 Sayfa)

7. Kategori (20 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).

- Kaç Zil Kaldı Örtmenim - Filiz Aygündüz / Doğan Kitap (210 Sayfa)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere (En az 200 sayfa).
- Gazap Üzümleri - John Steinbeck / Remzi Kitapevi (480 Sayfa)

9. Kategori (20 puan): Kütüphanesinde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitabı okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Paradigmanın İflası - Fikret Başkaya / Özgür Üniversite (362 Sayfa)

10. Kategori (25 puan): Kendisi doğmadan en az 100 yıl önce yazılmış bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens / Athena Yayınları (448 Sayfa)

11. Kategori (25 puan): Rus edebiyatından bir kitap okuyanlara (En az 200 sayfa).
- Oblomov - İvan Gonçarov / İletişim Yayınları (585 Sayfa)

12. Kategori (45 puan): Aynı yazardan en az 1.200 sayfa kitap okuyanlara.
- Kemal Tahir

6 Mart 2014 Perşembe

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Okuduğum ilk Sabahattin Ali romanı. Aynı zamanda Sabahattin Ali'nin de üç romanından ilki..

Kitap Aydın'ın Kuyucak Köyü'nde eşkiyalar tarafından öldürülen bir çift ile başlar. Olay mahalinde bulunan kaza kaymakamı Selahattin Bey öldürülen anne babasının yanında diz çökmüş oturan ve artık bir kimsesiz olan Yusuf'u evlat edinir. Artık o da Selahattin Bey'in ailesinin bir ferdidir. Selahattin Bey'in tayininin çıkmasıyla aile Edirne'ye yerleşir. Ve Yusuf'un hayatı burada değişir.

Yusuf yapı itibariyle serttir, insanlara fazla güvenmez ve yaklaşmaz, onların sahte dünyalarına dahil olmaz. Hayatının bir amacı yoktur. Yusuf'un hayatı Selahattin Bey'in kızı Muazzez'e olan aşkıyla farklı bir boyut alır.

Sabahattin Ali bize Yusuf'u anlatırken güzel bir taşra portresi çizer. Devlet-halk, zengin-fakir ilişkisini Yusuf çevresinde ustalıkla tasvir eder.

Yazarın bu gerçekçiliği karşısında bir yanda gariban halka üzülür zengine, bürokrata isyan ederken diğer yandan o aynı halkın bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla kabuğuna çekilişini sindiremez bir küfür de onlara sallayıverirsiniz bu adaletsizlik için.

Arka Kapak
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."
 

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

3 Mart 2014 Pazartesi

Okuma Şenliği / Kış 2013 - 4. Ay

Kış okuma şenliğinin son ayı ve ben muhteşem bir azimle etkinliği tamamlayamamayı başardım. Ama olsun önemli olan katılmaktı. :)

Bu ay okuduğum kitaplar;

2. Kategori (10 puan):Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.
- Kadının Adı Yok - Duygu Asena - Doğan Kitap (197 sayfa)

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını okuyanlara.
- Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali - Yapı Kredi Yayınları (220 sayfa)


13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.
- Hrant - Tuba Çandar - Everest Yayınları (736 sayfa) 

 

22 Şubat 2014 Cumartesi

Murtaza - Orhan Kemal

Orhan Kemal kitaplarındaki karakteri iyi veya kötü olarak kategorize etmeyen bir yazar. Murtaza'da da aynı tutumunu devam ettirmiş lakin bu sefer ben kitabı okurken Murtaza'nın bir düşmanıydım.

Günümüzde bolca bulunan kraldan çok kralcıların en güzel örneğidir Murtaza. Zenginlere hiçbir sözü yoktur. Onlar çalışıp kazanmış, Allah'ın sevgili kullarıdırlar. İstediklerini yapmakta özgürdürler. Arka sokakta oturan tembel, fakir vatandaşlarla asla bir tutulamazlar.

Murtaza'nın tek bir hayali vardır. Dayısı Kolağası Hasan Bey gibi biri olmak. Kanını vatan toprakları için akıtmak. Dayısı gibi Kolağası olamasa da o bir bekçidir. Bu da vatana hizmetin bir şeklidir ve görevini layığıyla yerine getirmelidir. Tüm kitap boyunca Murtaza'nın dayısına olan övgülerini okuyoruz.

Murtaza hiçbir durumda doğru bildiğinden şaşmaz. Bu uğurda ne anasına, ne karısına, ne de çocuklarına acır.

Göç ile Balkanlardan gelen Murtaza önce bekçilik yapar ve kendisinin de içlerinden biri olduğu fakir halkı canından bezdirir. Daha sonra bir fabrikada bekçilik yapmaya başlar ve burada da zalimin uşağı olmaktan geri durmaz.

Yaşadığı onca olaydan bir ders almaz ve tüm dik kafalılığıyla birilerinin uşağı olmaya devam eder.

Kitapta gözden kaçırılamayacak çok güzel bir detay var ki konunun özetidir diyebilirim.  Murtaza'nın sıkı disiplini ile canlarından bezdirdiği fabrika işçileri Murtaza'ya kin besleyip bir şey yapamazken, güç bela birleşip şikayete gittikleri seferlerde de en küçük bozgunda dağılırken söz konusu bir partiden olmak ya da olmamak olunca anında tek vücut olurlar. Yani fukaranın yumruğu yine başkalarının çıkarı uğruna fukaranın sırtına iner. Yumruğu yiyen Murtaza bile olsa.



Arka Kapak 
İnsanı en derininden kavrayarak anlatan kalemlerin başında gelen Orhan Kemal, ölümsüz karakteri Murtaza ile Türk edebiyatına asla silinemeyecek biçimde damgasını vurmuştur. Yazıldığı günden beri defalarca filmlere, oyunlara konu olan bu karakter, insanın en çapraşık durumlarından birini kara mizahla yüklü bir dille anlatır. Otorite ile doğru kavramı arasında sıkışıp kalan, doğruculuğundan ödün vermemek için çabaladıkça daha çözümsüz durumlara düşen, bu arada gittikçe insanı anlamaktan uzaklaşıp salt ilkelerini savunan bireyin başına gelenlerin acıklı bir güldürüsüdür Murtaza'nın öyküsü. Türk edebiyatının en önemli klasiklerinden biri olan Murtaza, her okurun mutlaka okuması gereken bir kitap.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kılıç Yarası Gibi - Ahmet Altan

Sahaftan 5 liraya aldığım bu kitap okuduğum ilk Ahmet Altan romanı. Roman istibdat döneminin ağır baskısı altında, çarpık ilişkilerle örülmüş bir ailenin yaşayışını anlatıyor. Dost düşmanın belli olmadığı, herkesin padişaha jurnallenme korkusuyla kelle koltukta gezdiği bir dönemde büyük duvarlar, kapalı kapılar ardında korku tüm ihtişamıyla baş köşede dursa da yasakların çok da hükmünün olmadığını görüyoruz.

Osmanlı'da var olan baskıyı Mehpare Hanım'ın da hayatına taşıyan yazar dönemin atmosferini ustalıkla yansıtır. Şeyh olan eşinden ayrılıp Avrupa görmüş bir beyefendi ve de bir saray doktorunun oğlu olan Hüseyin Hikmet Bey ile evlenen Mehpare Hanım bir şeyhin karısı olarak tekkede geçirdiği sessiz günlerin, ayların ardından Hüseyin Hikmet Bey'le başladığı yeni yaşamında özgürlüğün ve günahın cazibesiyle tanışır. Aynı şekilde baskıyla bunalan insanlar da Osmanlı'da namus sayılan padişahı, halifeyi devirmeye gidecek bir özgürleşme serüveni için hazırlıklara başlar.

Kitapta gayrimüslimlerin başlattığı milliyetçilik isyanlarına, İttihat ve Terakki Fırkasına da değinir. Tarihimizde önemli bir şahsiyet olan Mustafa Kemal Atatürk'ten de İttihat ve Terakki Fırkası içerisinde biraz bahseder. 

Hüseyin Hikmet Beyin yaşamı öyle çok ilgimi çekmese de 2. Abdülhamit dönemindeki baskı çok güzel yansıtılmış. Bu yüzden keyifle okudum. 

Kitabın ilk basımı Nisan 1998'de yapılmış. Bendeki 29. baskı ise yine 1998 yılının Eylül ayında yapılmış. Yani kitap yazıldığı dönemde bir hayli okutmuş kendini. Bir de "İsyan Günlerinde Aşk" adında devam kitabı var. Onu okur muyum bilmiyorum. Yine bir sahafta karşılaşırsak belki. 

Arka Kapak
Kısa sürede çok ses getiren Kılıç Yarası Gibi, Ahmet Altan'ın romancılığında farklı bir aşama; tarihe değişik bir bakış açısıyla bakan, onun insan yüzünü gören bir çalışma. Klasik romanın yeniden doğuşu diyebileceğimiz Kılıç Yarası Gibi, insanı, insan ilişkilerini, duygularını ve aşkı derinlemesine işleyen, yoğun içerikli bir roman. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında, Ermenilerin Osmanlı bankasını basmaları ve romanın başkişilerinden Şeyh Efendinin düğünüyle başlayan roman örgüsü, yirminci yüzyıl başındaki Osmanlı döneminin tarihini, tarihsel kişilerini, siyasal ve askeri gelişmelerini fon alarak, bir yandan Şeyh Efendinin, öte yandan saray erkânından Reşit Paşanın ailesinin alabildiğine renkli ve gizemli bir biçimde birbirine bağlı yaşamlarını izliyor, roman boyunca titizlikle örülmüş bir dantel gibi işliyor. Bu romanı benzersiz kılan, kendi dilini yaratmış olması yanında, yakın tarihimizin gölgede kalmış pek çok olayına ışık tutarken, kurmacayı müthiş bir ustalıkla gerçeklerle yoğurmuş olması. Kılıç Yarası Gibi, okura, `çoktandır özlediğim, okumak istediğim roman' dedirtecek türden bir çalışma. İnanıyoruz ki, yalnız Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da hak ettiği yeri bulacak.

3 Ocak 2014 Cuma

Okuma şenliği / Kış 2013 - 2. Ay


Okuma Şenliği kapsamında istikrarlı büyüyüşümü sürdürerek bu ayı etkinliğe dair sadece iki kitap okuyarak kapattım. Ve elbette bu duruma binlerce bahane bulabilirim. Bu kitap okumaktan daha kolay ne de olsa. :)

6. Kategori ( 15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir yazarın bir kitabını  okuyanlara.
- Murtaza - Orhan Kemal - Everest Yayınları (360 sayfa)

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.
- Kılıç Yarası Gibi - Ahmet Altan - Can Yayınları (344 sayfa) (1998 yılı)


28 Aralık 2013 Cumartesi

Nazım Hikmet'le 3.5 Yıl - Orhan Kemal

Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevindeki 3,5 yılını Orhan Kemal'den dinliyoruz. Nazım'la burada tanışırlar ve aynı koğuşta geçen 3,5 yılın ardından Orhan Kemal hapisten çıktıktan sonra da devam eden dostlukları başlar. 

Orhan Kemal'in cümlelerindeki yalınlık ve gerçeklik her kitabında beni kendine hayran bırakıyor. Bu kitabında da sanki Nazım Hikmet'in merdivenlerde koşturup durmasını, tavşanı gördüğündeki heyecanını, resim yaparken ıslık çalışını bir köşede durmuş izliyordum.

Kitapta hapishanede kaldığı dönemdeki gözlemleriyle adembabaları anlattığı 72. Koğuş adlı eserine dair bazı detayların bulunması da çok hoştu. 

Kitabın sonunda Nazım Hikmet'in Orhan Kemal'e yazdığı mektuplar var. Bu mektuplarda Orhan Kemal'den kardeşim, eşinden kızım çocuklarından da torunum diye bahsediyor oluşu aralarındaki ilişkiyi tarife yeter sanırım.

Kitapta dikkate değer bir nokta şu ki Orhan Kemal Nazım'la tanışmadan evvel şiire meraklıymış daha sonra Nazım Hikmet'in teşviki ile düz yazıya yönelmiş. Yani Orhan Kemal'in edebiyatımıza kazandırdığı o muhteşem eserlerde Nazım Hikmet'in de bir payı var. Nazım Hikmet'i okumak çok güzel lakin Nazım Hikmet'i var olmasında ön ayak olduğu, usta bir yazarın kaleminden okumak bir başka güzel. 

Arka Kapak 
Türk edebiyatında her zaman eksikliği hissedilen türlerden biridir anı kitapları. Bu kitap ise bu büyük eksiği gideren çalışmaların başında geliyor. Türk romancılığının en önemli isimlerinden biri olan Orhan Kemal, Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri olan Nâzım Hikmet’i anlatıyor. İki dev yazarın hapishane günlerini dile getiren bu çalışma, dünya edebiyatı için bile az rastlanır bir örnek oluşturuyor. İnsanı her şeyin önüne koymuş bir usta, yine en çok insana inanmış bir başka ustayı anlatıyor. Nâzım Hikmet’le 3,5 Yıl Orhan Kemal’in kaleminden.

Orhan Kemal’in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok aza yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal’in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz.

24 Aralık 2013 Salı

Şato - Franz Kafka

Dava ve Dönüşüm'ü okuyup ara verdiğim Kafka'ya uzun bir zaman sonra Şato ile dönüş yaptım. Max Brod sayesinde okuma şansına erişebildiğimiz bu kitabı okuyup bitirdiğimde sanki Dava'daki konunun farklı bir açıdan ele alınmış şekliyle karşılaşmıştım. Dava'da belirsizlik karşısında baştan beri süregelen karamsarlık Şato'da yerini umuda, bilmek istemeye bırakmış. Ve iki kitapta da kahramanımız K. 

Bir köye kadastrocu olarak atanan K. köye ilk geldiğinde amacı şatoya ulaşmaktır. Şato çok yakınındadır ancak bir türlü ona ulaşamaz. Zamanla köy halkının sıradan insanların şatoya ulaşamayacağı konusundaki kesin inancı gibi o da şatoya ulaşmaya dair inancını kaybeder. Bundan sonra çabaları köyde kabul görmek içindir. 

Şato metaforuyla bize ne anlatıyor kesin bir şey söylenemez. Şatoya farklı anlamlar yükleyenler mevcut. Brokrasi, tanrı veya devlet. Kafka burada yorumu okuyucuya bırakıyor. 

İçindeki tekdüzeliğe rağmen her sayfayı iştahla okurken bir anda kitap bitiveriyor. Ama eğer Dava'yı okumuşsanız kitabın sonuna dair bir tahminde bulunmak hiç de zor olmaz. 

Arka Kapak
Şato'nun bu çevirisi Cem Yayınevi'nde şimdiye kadar çıkan basımlarından farklı bir özellik taşıyor. Daha nceki Max Brod'un baskıya hazırladığı Şato çevirisi, bu kez Malcolm Pasley tarafından baskıya hazırlanan "Edisyon Kritik" dizisinde yayınlanan metin temel alınarak yeniden gözden geçirilmiştir.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Okuma Şenliği / Kış 2013 - 1. Ay


Okuma şenliğine büyük hevesle katıldım fakat bu ay benim için hayli yoğundu. O yüzden kitap okuyamayacağımı biliyordum. Bu ay iki kitap okudum ikisi de etkinlik kapsamına girebilecek kitaplar olmasına rağmen ilk okuduğum kitap olan Zıkkımın Kökü'nü 2 Kasımda bitirdiğim için etkinliğe dahil etmedim. Yani etkinliğin birinci ayını tek kitapla geride bıraktım. Ve işte benim bu ayki utanç raporum. :)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.
- Şato - Franz Kafka - Cem Yayınevi (412 sayfa)


29 Kasım 2013 Cuma

Zıkkımın Kökü - Muzaffer İzgü

Yazarımız bu kitabında bize çocukluk ve gençlik yıllarını sunuyor.  Muzaffer İzgü Adana'da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğar. Bir yandan okurken bir yandan da hem ailesine destek olmak hem de okul masraflarını çıkarabilmek için çalışmaktadır. Fakirlik içinde geçen çocukluk yıllarını, ailesine katkıda bulunmak ve okumak için giriği işleri, ilk sevdasını bize öyle samimi bir dille anlatır ki sanki okuduğun kitap değildir de Muzaffer İzgü karşında oturmuş tatlı tatlı hikayesini sana anlatıyor hissine kapılırsın.  Kitabın dilindeki samimiyete, anlatımın güzelliğine, mizahına rağmen anlatılanlar pek de keyif verici değildir. 

Kitapta ayakkabılarını anlatırken çok garipsediğim bir an oldu. Okul müdürü ve müfettiş İzgü'nün ayakkabılarını gördüğü halde nasıl tepkisiz kalabildi. Küçücük bir çocuğa bir çift ayakkabı almak büyük bir külfet olmasa gerek. Bir ayakkabı ile uğranılan maddi zararı(!) masum bir çocuğun yüzündeki mutluluk kat kat ödemez mi zaten?

Kitabı okuduktan sonra haberdar olduğum komik/acı bir durumdan da bahsetmeden geçmeyeyim. Bu kitabı Bursa Osman Gazi İlçesindeki bir ilköğretim okulunda öğretmen 7. sınıf öğrencilerine ödev olarak verir. Pek duyarlı bir velinin şikayeti üzerine de kitap bir komisyon tarafından incelenir ve yasaklanır. Haberi gördüğümde kitapta ne vardı da yasaklandı anlamlandıramadım.  Ve şu komik gerekçe çıktı karşıma:

"Ergenlik çağındaki öğrenciye uygun değil"
Komisyon, “Zıkkımın Kökü” adlı eseri inceleyerek “Bahsi geçen okul öğrencisinin sınıf düzeyi dikkate alındığında, ergenlik döneminin ve cinsel gelişimin ön plana çıktığı bu dönemde, her bireyin hazır bulunuşluk ve algılama düzeyi farklılık yarattığından 7. sınıf seviyesine uygun farklı bir kitap önerilmesinin daha yararlı olacağı” kararına vardı.

   
Hayata bu kadar seks odaklı bakan insanlardan başka türlü bir gerekçe beklenebilir miydi? 7. sınıf öğrencisini Pepe ile büyütmek istiyorlar sanırım. Kendilerinden daha zeki bir nesil işlerine gelmez tabi, haklılar bir yerde.

"Umut, ne iyi şeydi. Doktor parası, ilaç parası vermeden bir çocuğun iyileşmesi yoksul evi için umutların en iyisiydi."

"Belki de istese şöyle bir el itişiyle yere devirebilirdi kocasını ama ah şu saygı denen şey... Kocaya saygı hiçbir zaman bu kadının elini kullanmasına izin vermezdi. "O el ki, kocaya kalkan el, öteki dünyada firil firil yanan bir odun olacaktı." Sert odundan yapılmış adamlara öteki dünyada bir şey yok muydu acaba? "

Arka Kapak
Muzaffer İzgü'nün, 'yaşamöyküsü'nü anlattığı Zıkkımın Kökü, aynı adla sinemaya uyarlandı. Memduh Ün ile Macit Koper'in senaryolaştırdığı, yönetmenliğini Memduh Ün'ün yaptığı; Menderes Samancılar, Meriç Başaran, Günay Girik, Elif İnci, Sırrı Elitaş ve Emre Akyıldız'ın rol aldığı Zıkkımın Kökü filmi, Hindistan Udaipur Film Festivali'nde Altın Film, Tokyo Film Festivali'nde Asya'nın En İyileri, İspanya'da En İyi Yönetmen ödüllerine değer görülürken; Adana'da Altın Koza'da beş ödül birden, Kültür Bakanlığı Ödülü, Paris'te 1994'te Cine Junior en büyük ödülünü de aldı.

21 Kasım 2013 Perşembe

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay

Oğuz Atay ile tek hikaye kitabı olan Korkuyu Beklerken'le tanıştım. Aslında kısa hikayelerle pek aram yoktur. Yazar üstün körü anlatmasın, her detayı, her duyguyu ilmik ilmik işlesin isterim. Bu yüzden de hep romanlara yönelirim. Ama Oğuz Atay'a hikayelerle başlamak istedim çünkü onu okumanın zor olduğunu biliyorum. Yani bu hikayeler Oğuz Atay'ı tanımam için bir ön hazırlıktı bana göre. Yani kitabı basite almıştım, yanılmışım.

Her bir hikayede bireyin topluma yabancılaşmasına, bireysel acılara, mutsuzluklara tanık oluyoruz. Kitapta sekiz hikaye var.  Hikayelerin hepsinde gözümüze çarpan ortak nokta yalnızlık. Beni en çok etkileyen Korkuyu Beklerken adlı hikaye oldu. Korkup yalnızlığına gömülen, korkunun etkisiyle saçmalayan, saldırganlaşan bir adam var bu hikayede. Korkunun insanı nasıl yalnızlığa ittiğini görüyoruz. Hep böyle değil midir? Korktuğumuzda ya da mutsuz olduğumuzda hep yalnızlığımıza kaçmaz mıyız? Yalnızlaştıkça hırçınlaşıp, saldırganlaşmaz mıyız?  Oysa mutlu olduğumuz zamanlarda unuturuz kendimizi, başkalarına koşarız. Yani insana en büyük düşman kendisidir. Kendimizden ne kadar uzaklaşırsak, kendimizi ne kadar unutursak o kadar mutlu oluyoruz sahte dünyamızda.

Arka Kapak
"Oğuz Atay'ın hikayeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmıyor. Kitaba adını veren hikayenin "korkuyu beklerken" kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki iki hikayeyle var ettiği "Beyaz Mantolu Adam"da öyle...S

10 Kasım 2013 Pazar

Okuma Şenliği - Kış 2013




Pinuccia'nın düzenlediği Okuma Şenliği/ Kış 2013'te ben de varım. Daha önce yaz için düzenlediği etkinliği görmüş ama zamanım olmadığı için katılamamıştım. İkincisinin düzenlendiğini görünce hemen listemi hazırladım. Bu işin en güzel kısmı liste hazırlamak sanırım. Hazırlarken bir hayli eğlendim. İşte Okuma Şenliği/ Kış 2013'te benim okumayı planladıklarım. Bazı kategorilerde kararsız kaldım ve iki kitap ekledim. Yine daha sonra değiştirebileceğim bazı kitaplar var. Şu an için onları okuyacağımdan emin değilim. 

1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap okuyanlara.
- Bülbülü Öldürmek - Harper Lee - Altın Kitaplar (368 sayfa)

2. Kategori (10 puan):Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.
- Gülün Adı - Umberto Eco - Can Yayınları (601 sayfa)

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.
- Kaplumbağalar - Fakir  Baykurt - Literatür Yayıncılık (368 sayfa)

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.
- Tutunamayanlar - Oğuz Atay - İletişim Yayıncılık (724 sayfa)


5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.
- Gazap Üzümleri - John Steinbeck - Remzi Kitabevi (480 sayfa)

6. Kategori ( 15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir yazarın bir kitabını  okuyanlara.
- Murtaza - Orhan Kemal - Everest Yayınları (360 sayfa) - Değerlendirmem-

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.
- Tirza - Arnon Grünberg - Alef Yayınevi (484 sayfa)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.
- Şato - Franz Kafka - Cem Yayınevi (412 sayfa) - Değerlendirmem -

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.
- Kar - Orhan Pamuk - Yapı Kredi Yayınları (464 sayfa)

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.
- Burma Günleri - George Orwell - Can Yayınları (315 sayfa) veya Lolita - Vladimir Nabokov - İletişim Yayıncılık (364 sayfa)

11. Kategori ( 25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.
- Bozkurt - H. C. Amstrong - Noktakitap (248 sayfa)

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını okuyanlara.
- Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali - Yapı Kredi Yayınları (220 sayfa) -Değerlendirmem-

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.
- Hrant - Tuba Çandar - Everest Yayınları (736 sayfa)

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.
- Kılıç Yarası Gibi - Ahmet Altan - Can Yayınları (344 sayfa) (1998 yılı)  - Değerlendirmem -

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.
- Ve Durgun Akardı Don 1,2,3 - Mihail Şolohov - Evrensel Yayınevi (1140 sayfa) veya Esir Şehrin İnsanları Üçlemesi - Kemal Tahir - İthaki Yayınları (1338 sayfa)


6 Kasım 2013 Çarşamba

1915: Ermeni Soykırımı - Hasan Cemal


Tarihimizin karanlık yüzünü; 1915 Ermeni Soykırımı'nı,  bu utanç verici yükü sırtımıza bindiren, 1915 olaylarının sorumlularından biri olan, İttihat Ve Terakki mensubu Cemal Paşa'nın torunu Hasan Cemal'den dinliyoruz. Büyük ihtimalle bu kitabı görenlerin aklından geçen Hasan Cemal'in bu olaya sebep olan dedesini aklamaya çalışacağıdır. Ama hayır, Hasan Cemal dedesinin günahını sırtlanmamış.

Hasan Cemal bu kitapta bize 1915'te olanları değil 1915'in kendisi için ne anlam ifade ettiğini anlatıyor. . Zaman içinde fikirlerinin nasıl değiştiğini, Ermeni soykırımı konusunda Türkiye'nin içinde bulunduğu kör durumdan nasıl kendini kurtarmayı başardığını anlatıyor. Yani burada bir özeleştiri okuyoruz Cemal Paşa'nın torunundan.

Zamanla kendinde olan değişimleri anlatırken Türkiye'de meydana gelen siyasi olaylara da, suikastlere de değiniyor. Trakya olaylarından, varlık vergisinden, yurtdışında suikaste kurban giden Türk diplomatlardan, Hrant Dink'ten, Susurluk'tan ve daha birçok olaydan kısa kısa bahsediyor bize. 

İttihat ve Terakki'yi seven, sevmeyen, sağcısı, solcusu söz konusu milliyetçilik olunca tek bir ağız olmuşçasına bağırıyor. "Sözde Ermeni katliamı yalandır." Başına sözde kelimesini ekleyince, veya bir grup tarafından inkar edilince gerçekler değişir mi hiç? Ermenileri biz öldürmedik de neden başkalarının günahını yükleniyoruz? Evet zamanında bizden birileri sizin ailelerinize bunu yaptı ama biz onlardan değiliz. Bu cinayet karşısında sizin yanınızdayız demek neden bu kadar zor anlamış değilim.

1992'de Hocalı'da yaşananlar ne kadar katliam ise 1915'te Anadolu'da yaşananlar da o kadar katliamdır. Ölümün ırkı olmaz. Onlar da ölülerinin arkadasından yas tutar. Acısını yüreğinde taşır. Bu duygular sadece bize özgü değil. Barış için yapamız gereken tek şey empati. Bu hem o taraf için geçerli hem de bizler için.

Ben kendi adıma Ermeni soykırımı yoktur diyerek ben doğmadan işlenmiş bir cinayetin katili olamam, kimsenin günahını yüklenemem. 

Arka Kapak
Hasan Cemal gazetecidir, tarihçi değil.

Bu kitap da tarihi bir araştırmanın ürünü olarak yazılmadı.

Hasan Cemalin 1915 ve Ermeni sorununa ilişkin kişisel serüveni sayılabilir elinizdeki bu kitap.

Hasan Cemal, ilk kez, 1999da yayımlanan "Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" isimli kitabında, siyasal görüşlerinin zaman içinde nasıl değiştiğini, hangi kaynaklardan beslendiğini, yani siyasal özyaşamöyküsünü anlatmıştı, kendi kendisini de sahici bir eleştiri süzgecinden geçirerek...

Hasan Cemal bu kitabında 1915le ilgili olarak nereden nereye geldiğini yine özeleştirel bir dille anlatırken, Türkiyenin "kayıp tarihiyle icat edilmiş" tarihine de ışık tutmaya çalışıyor her zamanki içtenliğiyle...

29 Ekim 2013 Salı

Struma - Halit Kakınç

Struma Türkiye'nin göz yumduğu bir cinayetin öyküsüdür.

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Balkan sınırında Nazi tehditi giderek büyümekteydi. Romanya da pek çok ülke gibi Nazi hayranlığına soyunmuş, ulusalcılığı yücelterek Yahudilere karşı kara propagandaya başlamıştı. Her geçen gün can güvenlikleri tehlikeye giren Yahudilerin aklında tek bir düşünce vardı; güvende olcakları kutsal topraklara, Filistin'e göçmek. Bunun en kolay yolu da deniz yolculuğuydu. Bu yüzden mülteci gemileri Filistin'e doğru yola çıkıyordu.

Struma adlı gemiye de 791 insan Filistin'e ulaşabilme umuduyla bindi. Kaderin onlara oynayacağı oyundan habersiz... Struma  yola çıktığında motoru bozuldu üstün körü bir tamirle yoluna devam etti ancak tekrar motorunun durmasıyla İstanbul açıklarında, Sarayburnu'nda demir atmak zorunda kaldı. Ve gemidekiler için 72 gün sürecek olan bekleyiş başladı. Türkiye Nazi tehditinin altında olmasının yanı sıra, Nazilere duyduğu hayranlık ve Yahudi düşmanlığı nedeniyle gemideki insanların karaya çıkmasına izin vermedi, bazı istisnalar dışında. Süresi geçmiş olsa da pasaportları olan bazı insanlar, önemli isimlerin araya girmesiyle bir aile ve hamile olup hastaneye yatması gerektiği için bir kadının karaya çıkışına izin verildi, diğerleri ise kaderlerine terk edildi. Bu süre boyunca gemideki insanlar İstanbul'daki Yahudi topluluğunun ilaç ve yiyecek yardımıyla yaşamaya çalıştılar.

Struma'nın sınırları içinde bulunması Türkiye için büyük bir tehditti. Bir an önce bu dertten kurtulmak gerekiyordu ve karar verildi. Motoru bile olmayan Struma açık denizlere çekilerek kaderine terk edildi. Burada da Stalin'in emri ile Kızıl Donanma tarafından Nazi ajanları taşıdığı gerekçesi ile torpillenerek paramparça edildi. 768 insan bir anda katledildi.

 Elbette bu olaya Türkiye açısından da bakmak gerek. Tarihe damgasını vurmuş en zalim insanlardan biridir Adolf Hitler. Türkiye bir yandan böyle bir tehdit altındayken bir yandan da İngiltere tarafından göçmenlerin Filistin'e gönderilmemesi için baskı uygulanırken ne kadar objektif davranabilir. Türkiye'nin bu olayda masum olduğunu, elinden bir şey gelmediğini düşünebiliriz. Kitabı okurken hep bu vardı aklımda. Ama olayın ardından dönemin cumhurbaşkanı Refik Saydam'ın söylediği şu sözler aslında Türkiye'nin hiç de masum olmadığını gösteriyor. "Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekan olamaz." Başka söze gerek var mı?

Evet Türkiye'nin bu insanlara yardım edecek gücü yoktu ama anlaşılıyor ki böyle bir niyeti de yoktu. 

Arka Kapak
“Ülkemizin önde gelen araştırmacı akademisyenlerinden yazar dostum Halit Kakınç, Struma olayı hakkında bugüne kadar karanlıkta kalmış birçok bilgiyi de içeren önemli bir eseri yayımlıyor.
Ben, Struma cinayetini bire bir yaşadım. 1941 yılında, 15 Aralık’ta Struma gemisi Sarayburnu açıklarına demir attı. Rıhtıma yanaşmasına izin verilmedi. Gece gündüz polis nezaretinde, 769 insan 72 gün boyunca deniz ortasında hapsedildi ve sonra katledildi.
Yazar Halit Kakınç’ın bu eserinin en sonunda, Anadolu Ajansı’nın 24 Şubat 1942 tarihli açıklamasını bulacaksınız. Vatandaşlarına saygısı sıfır olan ceberut ve despot devlet anlayışını yansıtan bu açıklama, aynı zamanda utanç verici bir yalanı da içeriyor: “Geminin tamiri hitam bulduğu halde…” diye başlıyor.
Aslında motor arızalı olarak, atölyede kalmıştı. Yani, Struma motorsuzdu. Motorsuz bir gemi, kaderine terk edilen 769 insanı taşıyan bir büyük yüzen tabuttu. Ve devletin Anadolu Ajansı, utanç verici bir şekilde, geminin tamirinin bittiğini iddia ediyor, yalan söylüyordu. Katillerin cinayetlerini örtmeye çalışıyordu.
Struma cinayetinin üzerinden 70 yıl geçti. Mensubu olduğum Türk toplumunun eleştirilecek birçok yönü var. Bence bunların başında, eskiden beri süregelen geçmişte kalmış sayısız günahlarıyla yüzleşememek ve huzura erememek var. Bu cesareti ıskalamak… Cesetleri arka arkaya, üst üste yığıp dolap kapılarını kilitlemek… İyi de, cesetler orada kokuşup duruyor. Koku etrafa yayılıyor, havayı zehirliyor. Şu dolapları artık açıp havalandırsak, günahlarımızla yüzleşsek, huzura ermeyi denesek daha iyi olmaz mı?”
İshak Alaton

27 Ekim 2013 Pazar

Körlük - Jose Saramago

Uzun zamandır kütüphanemde okunmayı bekliyordu ancak  diyalogları ayırmadan yazılmış bir kitap olduğu için ve hiç boşluk olmadığı için okurken zorlanırım diye düşündüğümden okumayı sürekli erteliyordum. Yazar Ayları etkinliğini görünce fırsat bu fırsat okuyayım dedim. Düşündüğüm gibi de olmadı dört günde bitiriverdim. Hem de hiç zorlanmadan ve büyük keyif alarak.

Kitap bir adamın arabasıyla kırmızı ışıkta beklerken kör olmasıyla başlar ve sırayla bu körlüğün çevresindeki insanlara bulaşmasıyla devam eder. Körlüğün bulaştığı insanlar devlet tarafından bir akıl hastanesinde karantinaya alınır ve burada kaderlerine terk edilirler. Onlara her gün yiyecek ve temizlik maddeleri verilmektedir ama tüm yardım bundan ibarettir. Devlet körleri diğer insanlardan ayırarak sorunu çözebileceğini düşünmektedir.  Bu akıl hastanesine tıkılmış körlerin içinde gören sadece bir kişi vardır ama bu kişi de gördüğünü saklamaktadır çünkü bu diğer körler içinde bilinirse onların kölesi durumuna düşebilir. Herkesin kör olduğu bu yer zamanla, açlık, ölümler, sonradan ortaya çıkan bir çetenin zulmü ve tecavüzler ile katlanılamaz bir yere dönüşür.  Bu durumda doktorun karısı her şeyi görmesine rağmen susmaktadır çünkü başına geleceklerden korkar. Bu kabusu görmektense kör olmayı diler.

Yazar kitapta körlük metaforuyla aslında bize içinde bulunduğumuz dünyayı sunuyor. Körler aslında çevrelerinde yaşanılan zulmü görüp sessiz kalan, gözlerini yuman insanlardır. Doktorun karısı ise bu zulmü görüp elinden bir şey gelmeyen azınlıktaki kısmı oluşturmaktadır. Susar çünkü konuştuğunda başına geleceklerden korkar ama olanlara da vicdanı dayanamaz. Peki bu durumda nereye kadar susabilir?

Ve kitap şu cümlelerle son bulur. "Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler."

Arka Kapak
Körlük, 1998 yılı 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının bu ünlü adının öteki yapıtlarını da yakında Can Yayınları arasında bulacaksınız.S





14 Ekim 2013 Pazartesi

İntihar Dükkanı - Jean Teulê

Bazı kitapların isimleri o derece cezbedici oluyor ki tanıtım yazısını dahi okumadan sepetine atıveriyor insan. Bu kitap da benim için onlardan biri.

İntihar dükkanı beş kişilik Tuvache ailesi tarafından işletilmektedir. Bu dükkanda adından da anlaşılabileceği gibi hayatlarına son vermek isteyen insanlara yardımcı olacak araçlar satılmaktadır. Kendilerini asmaları için urganlar, ani bir ölüm için çeşitli zehirler, ya da havalı bir ölüm için hara-kiri veya Turing elması gibi ölümünüze hayran bıraktıracak intihar setleri. İnsanlara ölüm satan, hayatın kötülüklerden ibaret olduğunu düşünen, her daim mutsuz Tuvache ailesinin hayatı her şeye iyi yönden bakan bir nevi erkek Pollyanna olan küçük çocukları Alan ile yavaş yavaş değişmeye başlar. Ve bu sağlam konu bir anda hayat her şeye rağmen ne de güzel gibi sıradan bir romantikliğe bağlanır.

Kendi irademiz dışında geldiğimiz ve umduğumuzu bulamadığımız şu dünyadan ayrılmak istediğimizde intiharın bir seçenek olarak karşımızda durması hayatın hatasını telafi etmek için sunduğu küçük bir jest olsa gerek. Böylesi güzel konu daha detaylı ve daha gerçekçi bir şekilde işlenebilirdi.

Arka Kapak
Karanlığın içinde tabelası parıldıyor: İntihar Dükkânı. Hayatın yüküne dayanamayanlar son alışverişlerini yapıyorlar.

Zehirler, ipler, tıraş bıçakları ya da daha ilginç intihar yöntemi paketleri... Nesillerdir müşterilerinin son anlarında kullandıkları malzemeleri temin eden bu aile şirketine, bir gün sizin de yolunuz düşebilir.

Tabii dengeleri değiştiren bir sürpriz sizden önce bu karanlığı aydınlatmazsa...

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Suçlu 1 - Suçlu 2 Sokakların Çocuğu - Orhan Kemal

Orhan Kemal okumalarımı çok kısa aralıklarla devam ettiriyorum. Son olarak iki ciltten oluşan Suçlu serisini okudum.

Suçlu adlıyla yayınlanan ilk ciltte daha çok küçük kahramanımız Cevdet'in aile hayatına, sokağa düşme serüvenine tanık oluyoruz. Cevdet hayal dünyasında yaşayan, bir kitapta okuduğu Aslan Tomson olmak isteyen ancak bu şekilde acı çekmekten, ezilmekten kurtulacağını düşünen bir çocuktur. Cevdet'in aile sevgisinden yoksun, hayaller dünyasında geçen zavallı hayatının yanında etrafında olup bitenlere de boş vermez yazar. Cevdet'in, Cevriye'nin, Kosti'nin ve sonradan aralarına katılacak Hasan'ın masum çocuklukları, yetişkin bir insanda bulunamayacak koşulsuz sevgileri içimizi ısıtır.

Kitap bize aynı zamanda ıslah evlerinde çocukların nasıl bir hayat yaşadığını, nelerle mücadele etmek zorunda olduğunu da acı bir şekilde gösteriyor.

Sokakların Çocuğu adıyla yayınlanan ikinci ciltte ise daha çok Cevdet'in iç dünyasına gidiyoruz. Sürekli hastalıklı düşüncelerle, herkesin kendine düşman olduğu şüphesiyle boğuşan bir Cevdet var bu kez karşımızda. Kimseye güvenemediği gibi aksi tavırlarıyla çevresindeki insanları da hızla kendinden uzaklaştırmaktadır. Tabi ki bir kişi dışında. O da kendisini seven tek kişi olduğuna inandığı Cevriye'dir. Kitaba artık Cevdet'in tükenmişliğini, bir umudunun kalmadığını gösteren bir sonla da veda ediyoruz.

Kitabın en dikkatimi çeken yanı tüm yaptıklarına rağmen Orhan Kemal'in bir türlü Cevdet'e kıyamaması oldu. Yazarımızın kalbi de kalemi kadar güçlü.

Kitap için söylenecek çok net bir şey var ki suçlu olan küçücük çocuklar değil onları sevgiden mahrum bırakan ailelerdir, görmezden gelen toplumdur,  devlettir. Yani kısaca Cevdet'leri yaratan bizleriz.

Arka Kapak
Suçlu 1 
Edebiyatımızda umudun ve iyimserliğin kalemi olan Orhan Kemal, Suçlu’da hayatın oyunlarına karşı düşleriyle, hayalleriyle ayakta kalmaya çalışan küçük bir çocuğun erken ve acılı büyüme serüvenini ele alıyor. Orhan Kemal’in Sokakların Çocuğu adlı ünlü romanını ilk cildi olan Suçlu, çocukları sokağa götüren yaşamın, acı dolu yolun anlatımı. 

Suçlu 2 - Sokakların Çocuğu
Orhan Kemal'in belki de en çok sevilen kitaplarından biri olan Sokakların Çocuğu, bu büyük romancının insana yaklaşımını en iyi biçimde dile getirir. Türk romanının en etkili yazarlarından olan Orhan Kemal, sadece iyi romanlarıyla değil, hayata karşı taşıdığı tavır ile de yeri doldurulmazlık mertebesine erişmiştir. İnsan sevgisini belli bir politik bakış ile dile getiren Orhan Kemal'in bu romanı da unutmamamız gereken değerleri hatırlatıyor bize bir kez daha.