13 Nisan 2013 Cumartesi

Okan Bayülgen'den Sesli Kitaplar


İnternette gezinirken böyle bir habere rastladım. Galiba bunu duymayan bir ben kalmıştım. Artık ben de duymuş oldum. Daha haberi okumadan içinde Okan Bayülgen'in adı geçtiği için güzel bir şeyler olduğunu tahmin etmiştim. Öyle de oldu.

Peki konu ne mi? Şöyle ki Okan Bayülgen hayran olunası sesiyle kitaplar seslendirecekmiş.

Makinakafa.com isimli blogunda seslendireceği iki kitabın küçük bir kaydını yayınlamış. Ve kitaplar da öyle yabana atılacak cinsten değil. Stefan Zweig'in Satranç'ını ve Franz Kafka'nın Dönüşüm'ünü böyle kaliteli bir sesten dinlemek gerçekten harika olacak. Kitapları haftada 4 gece radyodan ve okanbayulgen.fm'den dinleyeceğiz. Tabi onları kitapçılarda da görmeyi umuyorum.

Ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük. İnsanlar okumamalarına türlü türlü bahaneler buluyor. Kitap okuyacak vakti olmayanların şimdi de kitap dinleyecek vakti olmaz ya sorun değil. Belki bir kaç kişiye daha kitap sevgisi aşılanır. Ben Dönüşüm'ü de Satranç'ı da okuduğum ve zaten kitap okumayı sevdiğim halde bu kitapları heyecanla dinleyeceğim. 


10 Nisan 2013 Çarşamba

Sessiz Ev - Orhan Pamuk


Yeni hayat isimli kitabını okuduktan sonra yazarın başka bir kitabını okumak için pek hevesim kalmamıştı. Orhan Pamuk'u çok seven ve sürekli Sessiz Ev'i okumamı söyleyen "Kitaplar ve Notlar" isimli blogun sahibesi olan arkadaşım bana doğum günümde güzel bir sürpriz yaparak bu kitabı aldı. Hiç beklemediğim bir hediyeydi. Kuryeyi görünce başta idrak edemedim  ama Orhan Pamuk'u görünce hemen kimden geldiğini anladım ve büyük bir sevinçle okumaya başladım.

Kitapta hakim olan iki konu görüyoruz. Doğu - batı çatışması ve 80 darbesi öncesinde siyasi durum. Doğu - batı çatışmasının karakterleri Selahattin Bey ile Fatma Hanım'dır. Fatma Hanım sorgulamadan, kendine öğretildiği gibi yaşamasıyla, körü körüne bağlı olduğu inancıyla doğuyu temsil eder. Kocası olan ve ölmüş olduğu için Fatma Hanım'ın zihninde tanıdığımız Selahattin Darvınoğlu ise batının temsilcisidir. Soyadından da anlaşılabileceği üzere Selahattin Bey ateisttir. Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamıştır ve yaşadığı toplumun cehaletinden usanmış ve hayatını toplumu aydınlatmak için bir ansiklopedi yazmaya adamıştır. Fatma Hanım'ın zihninde sürekli geçmişte Selahattin Bey ile olan çatışmalarına tanık oluyoruz. Selahattin Bey karısını kendi yoluna çekmek, onu aydınlatmak için uğraşırken Fatma Hanım sürekli susar ve bu susuşuyla aslında doğunun zayıflığını, sessizce boyun eğişini anlatır.

Bir de bu çiftin torunları üzerinden dönemin siyasi olaylarına tanık oluyoruz. Faruk, Nilgün ve Metin üç kardeştirler. Faruk her şeye olan inancını kaybetmiş, bunalımın içine düşmüş bir tarihçidir. Metin ise ailesinin içinde bulunluğu fakirlikten yılmış, zengin olma ve Amerika'ya gitme hayalleri kuran bir gençtir. Öyle ki tek sorununun para olduğunu düşünür yoksa kendisi çevresindeki bütün o şımarık zengin gençlerden çok daha zekidir. Ve Nilgün ise dönemin siyasetinin sol kısmını temsil eder.  E tabi ki solun olduğu yerde sağ olmadan hiç olur mu? Sağın temsilcisi de Fatma Hanım'ın evinde çalışan Recep'in yiğeni Hasan'dır. Hasan henüz lisede 17 yaşında bir gençtir. Hasan'ın öyle çok keskin bir görüşü yoktur çevresindeki insanların etkisinde kalmıştır. Hatta onlardan kurtulmayı da ister ama bunu yapamaz. Çünkü o dönemlerde bir taraf tutmak zorunda hisseder kendini insan. Hasan da bu arada kalmışlığı gösterir. Hasan ve arkadaşları üzerinden o dönemde kendini ülkücü diye nitelendiren insanların yaptıklarını görüyoruz. Hasan Nilgün'e aşıktır ve yazar bu iki karakter arasındaki çatışmayı sunarken Hasan'ın zihnini bize okutup onun hakkında iyice fikir sahibi olmamızı sağlar ama Nilgün karakterini esgeçer. Yani Nilgün'ün sadece solcu olduğunu biliyoruz. Toplumun sağ ve sol diye ayrıldığı bir dönemde bir tarafı es geçmek pek olmamış bana göre. Konuyu biraz zayıf bırakmış.

Karakterler hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra biraz da kitaptaki olay örgüsünden bahsedeyim. Kitap öyle dolu dolu olaylarla ilerlemiyor. Gayet durağan bir şekilde 3 kardeş klasik ziyaretlerini yapmak için babannelerinin yanına gelmiştir. Ve bu karakterler aracılığıyla hem yaşanılan ana hem de Fatma Hanım ve Recep sayesinde geçmişe yolculuk ederiz. Kitabın devamı olsa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum biraz yarıda kesilmiş gibi. Kitabın sonu hakkında şöyle bir yorumda bulunabilirim ki ülkemizde sol neredeyse bastırılmış durumda. Sağın hakim olduğu bir düzendeyiz. Yazar böyle bir sonla bu duruma atıfta bulunmuş olabilir. Neticede keyifli bir kitaptı. Ama hayır, ben hala bir Orhan Pamuk hayranı değilim.

Arka Kapak
Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun babaannelerini ziyaret eder, dedelerinin yetmiş yıl önce sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. Babaannenin anıları yavaş yavaş aralanırken dedenin Doğuyla Batı arasındaki uçurumu kapatacağını sandığı ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Kuşaklar arasında köprüler kurarken, duvarların ötesinde de başkaları vardır. Orhan Pamuk'un ikinci romanı önemli sorular soran bir kitap...


7 Nisan 2013 Pazar

Tersine Dünya - Orhan Kemal


Bu ara kendime küçük bir Orhan Kemal ziyafeti çektim. Elimden geldiğince de okuduklarımı burada yayınlamaya çalışacağım. Kitaplarını incelerken tanıtım yazısını okuduğumda kesinlikle bu kitabı almalıyım dedim. İyiki de almışım. Zaten Orhan Kemal'in beğenmeyeceğim bir kitabı olacağını zannetmiyorum. Her neyse kitaptan bahsetmeye başlayayım.

Bu romanda tersine dönmüş bir dünya ile karşı karşıyayız. Yani kadın ve erkeğin rolü değişiyor. Romanda günümüzdeki erkek egemen toplum çok geçmişte kalmıştır. Artık egemen olan kadındır. Yazar, dünyanın olağan seyrindeki olaylara dokunmaz sadece kadın ve erkeğin yerini değiştirir. Kadın çalışmak, eve bakmakla yükümlüyken erkeğin görevi çocuklarına bakmak, kocasına hizmet etmektir. Kitabı anlamanıza yardımcı olması için kitaptan konusu hakkında fikir veren birkaç alıntı yapacağım.

"Bir kadın erkeğinin küçük tanrısıdır."

"Hiç kimse el kapılarında çalışan babalara namuslu gözüyle bakmazdı. Böyle erkekler "o biçim"di."

"Bana bak oğlum. Böyle giderse kötü erkek olur, genelevlere düşersin, karışmam!"

Orhan Kemal'in eserine sadece mizahi bir kitap olarak yaklaşmak doğru olmaz elbet. Kitapta erkek egemen toplumda kadına yüklenen yükü tersine çevirip erkeklere ayna tutuyor. Yaptıkları zulmü kendilerine çektirip empati kurmalarını sağlıyor.

Romanda Orhan Kemal'e yakışır bir şekilde işsizliği, fakirliği, sınıf atlama çabalarını da görüyoruz.

Roman dediğime bakmayın kısacık 122 sayfalık bir kitap. Bir saatinizi almaz okuması. Okuduktan sonra üstüne bir de 93 yapımı filmini izlerseniz tadından yenmez doğrusu.

Arka Kapak
Edebiyatımızın sıradan insanı en iyi anlatan kalemlerinden olan Orhan Kemal’in Tersine Dünya adlı bu romanı, onun en sıra dışı kitaplarından biri. Ancak, cinsiyetlerin yer değiştirdiği bu ters dönmüş dünyada da bireyin sıkıntıları, düşleri, beklentileri yine birbirine benziyor. Ruhun en karanlık noktalarının derinliklerinde başarıyla inebilen Orhan Kemal, bize mizah yüklü anlatıyla yeniden insanı sevmeyi öğretiyor.

Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır.



31 Mart 2013 Pazar

Bereketli Topraklar Üzerinde - Orhan Kemal



Orhan Kemal, “Orta Anadolu’nun seksen evlik köylerinden Ç. Köyü’nün erkekleri o yıl da çalışmak için çeşitli iş bölgelerine dağıldılar. Sekizi onu Kayseri Dokuma Fabrikası’na gitti, dördü beşi Sivas Çimento Fabrikası Cer Atölyesi’ne, içlerinden üçü de Çukurova’nın yolunu tuttu.” diye başlıyor İflahsızın Yusuf’un, Pehlivan Ali’nin ve Köse Hasan’ın çevresinde Çukurova'da işçilerin bitmez çilesini anlatmaya.

Bu üç arkadaşın köylerinden kalkıp Çukurova’ya gelmelerinin tek nedeni biraz para kazanıp iş bulamadıkları köylerine dönmek ailelerine kol kanat germektir. Düşünceleri sadece bir ekmek derdi olan bu insanları öyle dosdoğru öyle samimi anlatmış ki olan her olayda insan onlar yerine kadare lanet okuyor.

Yusuf azmin, kararlılığın, Hasan güçsüzlüğün, Pehlivan Ali de gücün aynı zamanda saflığın temsilcisidir romanda. Bir de Zeynel karakteri vardır ki bu Orhan Kemal’in olmasını istediği işçi tipidir. Sadakaymışçasına önüne atılanla yetinmeyen hakettiğini vermezlerse zorla alan, asıl olunması gereken kişidir. Ustalar işcinin yanındayken ağalar ve bir nevi ağanın köpeği olan ırgatbaşı zalimdir ve tabi hiçbir zaman eksik olmayan şakşakçılar da vardır işçinin içinde. Bu şakşakçıların temsilcisi de Kemal Cesur’dur. Ama Orhan Kemal kendi de işçi olmasına, aynı zulmü görmesine rağmen arkadaşlarını satan, ırgatbaşının kölesi olan bu tipi yerden yere vurmaz az da olsa onu da haklı bulur ve bunu da bir sözüyle bize gösterir. Karşısında titreyip küçülen adama acımıştı Zeynel. Bütün bu ikiyüzlülük, yokluktan kurtulabilme umuduyla, para içindi. (syf. 260)

Bu  roman Türkiye de işçi sınıfını anlatan en gerçekçi roman olsa gerek. Zaten Orhan Kemal de bu işçi hayatına yabancı değil. Bir dönem Adana'da çırçır fabrikalarında işçilik ve katiplik yapmış. E haliyle buralarda hayatı iyi gözlemlemiş. Ne kadar iyi gözlemlediğini de kitapta çok net bir şekilde gösteriyor. Sırça köşklerde yaşasaydı böyle romanlar çıkaramazdı elbet.

Kitap hakkında konuşmak, konuşmak hiç susmamak isterim ama bir kişi bile bu yazıyı görüp kitabı okumaya karar verirse diye kitabı ifşa etmemiş olayım endişesiyle kısa kesiyorum. Bu kitabı hakkında yorumlara bakmadan alın ve okuyun daha sonra da tanıdıklarınıza okutun. Bu kitap uzak ülkelerdeki açlık çeken, zulüm gören insanları değil bizi anlatıyor. Biz yaşadık bu dönemleri.Bu da onu daha da değerli yapmaz mı?

Kitabın 1978'de çekilmiş bir de filmi var ki bu filmden bahsetmeyi gerekli görüyorum çünkü bu filmin çekim aşamaları ve çekimden sonra yaşananlar da bir filme konu olabilecek cinsten.

Filmin çekimi ve sonrasında olanlar hakkında Wikipedia'daki bilgilerden iki kısmı özet gibi buraya aktarıyorum.  Eğer siz detaylıca okumak isterseniz -ki kesinlikle okumalısınız-  buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.



Ağırlıklı olarak Kurtiz'in seçimiyle Ankara Sanat Tiyatrosu ekibi ve o zamanlarda toplumcu gerçekçi filmlerinde oynayan oyunculardan oluşan bir kadro kuruldu. 1979 yılının yaz aylarında Çukurova'ya gidildi. Filmin çekimlerinin gerçekleştirileceği yerlere karar verildi. Oyuncu Erkan Yücel, çevrede çalışan işçilerle tanıştı, sohbet etti ve davranış biçimlerini gözlemledi. Bölgede gerçekleştirilen çekimlerde bazı problemler çıktı. Çekimlerin başladığı ilk haftanın sonunda Kurtiz ve Vehbi Koç tartışma yaşadı. Kurtiz, Koç'un işine son verdi ve ardından da Koç filme yatırdığı parayı geri istedi. Bu olay yüzünden finansal sorunlar başladı. Kıral bazı oyuncularından yardım istedi. Ankara'ya giden Erol Demiröz anne ve ablasının bileziklerini satıp bankada biriktirdiği parayı getirdi. Belli bir miktar para toplandı.
Ancak para bittiğinde set işçileri ücretlerini alamadıklarını söylerek projeden ayrıldı. Oyuncular bundan sonra hem kamera arkası hem de önünde çalışmaya başladı. Bir diğer problem de böceklerdi, ama kısa süre sonra bu sorun giderildi. Çevrede yaşayan sağcı gruplar, film çalışanlarını solcu sandıkları için burada çekim yapmalarından rahatsız oldu. Oyuncular bu yüzden geceleri nöbet tuttu. Tüm olumsuzluklara rağmen çekimler bitirildi.

Durun aksilikler böyle bitmiyor daha yeni başlıyoruz. :)

Filmin ilk kez 13 Eylül 1980'de başlayacak olan Antalya Film Festivali'nde gösterilmesi planlanıyordu. Ama festivalin başlama tarihinden bir gün önce 12 Eylül darbesi oldu. Darbenin akâbinde Bereketli Topraklar Üzerinde gösterime girdi. Ne kadar gösterimde kaldığı bilinmiyor. Filmin oyuncuları sürenin bir hafta olduğunu söyledi. Erol Demiröz bu konu hakkında "Ben her filmimi birkaç kere izlerim. Ama bu filmi bir kere izleyebildim" dedi. Adana Sıkıyönetim Komutanlığı filmi uygunsuz buldu ve gösterimini yasakladı.Samancılar bunun nedenini filmin bir başkaldırış hikâyesi olmasından kaynaklandığını söyledi.Darbeden 1 yıl sonra film Antalya Film Festivali'nde yeniden gösterildi. Yarışmada Bereketli Topraklar Üzerinde öne çıktı. Kültür Bakanı Sinema Daire Başkanı, jüri üyesi Burçak Evren'den En İyi Film ödülünü kendilerine bırakmasını istedi. Evren bu teklife çok şaşırdı. Bereketli Topraklar Üzerinde filminin alacağı olası bir En İyi Film ödülünü engellenmeye çalışıldığının farkına vardı. Jüri toplantısında Evren ödülün Bereketli Topraklar Üzerinde'ye verilmesini istedi. Bakanlık üyeleri bunu onaylamadı.O yıl hiçbir filme En İyi Film dalında ödül verilmedi.Kıral, En İyi Yönetmen ödülünü, Yaman Okay da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Jüride tartışmalar yaşandığını öğrenen Kıral, kendisine verilen ödülü kabul etmedi.

Sinema Yazarları Derneği, yılın en iyi filmi olarak Bereketli Topraklar Üzerinde'yi seçti. Avrupa'da üretilen en iyi filmin seçilmesi için Strasbourg'da oylama yapıldı. Film en başta ilk beşe kaldı. Verilen karar ile Bereketli Topraklar Üzerinde 1981 yılının En İyi Avrupa Filmi seçildi.Ödülü almak için Paris'e çağrılan Erden Kıral yurtdışı yasağı nedeniyle gidemedi. Bu yüzden kurum yetkilileri ödülü vermek için İstanbul'a geldi.Ancak birkaç kişi Kıral'ı engelledi ve yetkililerden uzaklaştırdı. Kıral beş yıl sonra Paris'e ödülü almaya gitti.
Bu sırada filmin negatifleri ortadan kayboldu. Erden Kıral yıllarca filmin negatiflerini aradı. Ailesine bile kendisinin ölmesi takdirinde negatifleri bulmalarını vasiyet bıraktı. Yıllar sonra Kıral negatiflerin izini buldu. Yapımcılardan Nurettin Sezer onları korumak için İsveç'e götürmüştü. 

İşte filmin hikayesi özetle bu. Kısa tutayım dedim ama cümleleri değiştirmeyip direk aktardığım için pek kısa olamadı kusura bakmayın. Filmin görüntüsü kötü ama izlenmeyecek kadar da değil elbet. Sırf şu verilen emek için dahi izlemeye değmez mi? 

Arka Kapak
"Bu kitap, kendi bilgi ve görgülerim dışında, bir lokma ekmek için kötü iş şartları içinde zehir gibi bir hayatı yaşayanlardan derlenmiş malzemeyle meydana gelmiştir. Yayımlanmadan önce, çeşitli ırgat, usta, usta yardımcısını toplayarak bir gece sabaha kadar okudum onlara. Dinlediler. 'Pardon,' dediler, 'bu bu kadar olur. Bütün anlattıkların doğru. Eksik bile. Çukurova'nın bereketli topraklarında öyle işler olur ki, aklın durur. Sana anlatsak, bir değil beş roman çıkarırsın..."




20 Şubat 2013 Çarşamba

Yarın Yeni Bir Gün - Erich Maria Remarque



Bu Remarque’nin okuduğum üçüncü kitabı oldu. Sanırım bu yazarla kafayı bozuyorum. Üç kitapta da konu savaş ama o kadar gerçek o kadar samimi ki doyamıyorum. Aynı şeyleri tekrar tekrar okuyabilirim.


Okuduğum diğer iki kitabı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu"ndan farklı olarak yazar burada aşka yer vermiş. Aslına bakarsak diğer kitaplardan daha ılımlı bir yaklaşım var bu kitapta. O kıyametin ortasında aşk bir ilaç gibi. Tabi aşk ne kadar güçlü olsa da hayat tüm çirkinliğiyle devam ediyor. Ve malesef aşk bu durumu iyileştirmeye yetmiyor.


Kitabın basımı yok, bir sahafta karşıma çıktı. Kitaptan haberim yoktu Remarque adını görür görmez yapıştım tabi ki. Ve tam tahmin ettiğim gibi pişman olmadım. 68’de Halk Kitabevi'nden basılmış. Eski bir kitap, haliyle içinde pek çok basım hatası var. Hatta yer değiştirmiş sayfalar da mevcut. Bazen cümle bir anda kesiliyor ama bu hatalar konu bütünlüğünü bozmuyor.

Arka Kapak
Bu romanda aşk gibi asil bir hissinsürükleyici ahengini, dehşet saçan korkunç maceraların unutulmaz hatıralarını bulacaksınız. Fırtınalı bir gecede mezarların derin çukurlarında kaybolan, insanların, yaşamak için attığı son çığlıkları duyacak ve onlarla beraber ürpereceksiniz.